Vaazizm
Türkiye’de 90’lı yıllara kadar mevcut lâkin çok küçük bir azınlığı temsil eden bu yaşam biçimi, bilhassa 68-78 kuşağının kemâle ermesiyle 2000 sonrası Türkiyesi’nin âdeta bitki örtüsü hâline geldi…
Peki nedir bu vaazizm… Ne tip özelliklerden oluşur, nerelerde yaygındır… En açık tabiriyle vaazizm, vaaz verme arzusunun önlenememe hâlinin disipline edilmiş biçimidir. Vaazistler yeni öğrenmelere kapalıdırlar. Dinlemeyi değil, konuşmayı, öğrenmeyi değil öğretmeyi öncelerler. Herhangi bir konuyu onlardan daha iyi bilen, bilse dahi anlatabilen yoktur. Bazen açıkça söyleyemeseler bile iddiaları, iç motivasyonları budur.
Beş dakika uğrayıp çıkayım dediğiniz ayaküstü sohbetlerde sizi beş saate kadar hiçbir şey anlatmadan alıkoyabilirler. Alacalı mütevazılık kostümleri giydirdikleri öyle güzel cümleleri vardır ki, onları öyle ustaca dudak aralarında gezdirirler ki bir an için postmodern çağda Selçuklu Anadolu’sundan sırat köprüsüne yürüyen bir dervişe rastladığınızı düşünebilirsiniz.
Bu düşünceniz çok da uzun sürmez zira ortalama zekâda bir dünya misafiriyseniz, dervişliğin altın kuralını bilir ve tebessümlere boğulursunuz: Az konuş, çok dinle… Onlar konuşmaya öylesine tutkuyla bağlıdırlar ki; Size söyletmedikleri her sözcüğün boşluğunda öz geçmişlerine afili bir mübalağa daha düzerler… Ki kâlu beladan beri bütün belaların bir tek onların başına geldiği bin dört yüz altmış beşinci kere herkesçe iyi bilinsin…
Vaazistler, umumiyetle kurak ve uzak topraklarda kümelenirler. Ama onların kuraklıkları toprağa, suya değil empati ve akladır. Uzaklıkları coğrafyalara değil, gelmekte olan nesle ve çağadır.
En büyük hastalıkları vaaz tutkularından doğan, kulak kanseridir. Oysa işitseler, inanç sistemlerini kurdukları bu yüce “izm”in, çocukluklarından beri konuşturulmamış, fikirleri dikkate alınmamış, yetki ve sorumluluk verilmemış, “büyüklerin işine karışma” yahut “sen daha sebi sübyansın” denilmiş o sebi ve sübyanların ihtiyar maskeli yetişkinlikleri olduğunu işitebilecekler ve hep anladıklarını düşündükleri gençleri, vaaz vermeyi bırakıp “gerçekten” anlayabilecekler…
Ancak vaaz arzuları maalesef ki bütün gerçeklik algılarını perdelemektedir. Bugün Avrupa ana karasında, yeni kıtada, madunlar yurdu olarak anılan Asya’da on beş, yirmi yaşına gelmiş bir delikanlı “yetişkin” olarak kabul görürken, yetki ve sorumluluk vermekten imtina edilmezken; bizim otuz, kırk yaşına gelmiş post-delikanlılarımız hâlâ “bizim çocuklar” kisvesi ve sloganları altında bu vaazistlerce “toy” görülmekte, daha işi öğrenecekleri vaatleriyle müritleştirilmekte, meşgul edilmektedir.
İşte Türk gençliğinin gerçek bir sorunu varsa o da bu Vaazizm ve Vaazistlerdir.
2) Vaazistlere Bir Not
Sevgili vaazizm üyeleri, size bir çağrımız var. Bütün gençler olarak…
Asırlar önce İslamla şereflendirdiğimiz bu güzelim topraklarda, Diyanet İşleri Başkanlığımızın son verilerine göre yeterince imam ve vaizimiz bulunmaktadır. Üzüntüyle belirtmek isterim ki; devletimizin sizin için bu kadrolarda bir açığı bulunmamaktadır.
O nedenle, her ne kadar önlenemez bir tutku ve ontolojik bir mânâ yüklemiş olsanız da
Gelin vaaz vermek yerine önce dinlemeyi seçin.
Zira dillerinizden düşürmediğiniz o ulu yaratıcının ilk emri de “anlat” veya “konuş” değil, “oku”dur.
Her şeyi bildiğiniz gibi yine siz daha iyi bilirsiniz ama ben yine de hatırlatayım;
Okumak ve dinlemek literatürde “alıcı” beceriler, Konuşmak ve yazmak ise “verici” becerilerdir ve “alıcı” becerisi olmayan bir kimse -alabilmesi mümkün olmadığından- veremez de. Yani konuşamaz ve yazamaz da.
Sözün kısası; siz dinlemeyi öğrenmedikçe sizin konuşma yani “vaaz” işi de yalan olur. Sonra vaazlarınızı dinleyecek “aklı başında” gençler de bulamazsınız. Maazallah.
